Kur’ân Ve Sünnette İnfak, Yardımlaşma ve Sosyal Dayanışma (1)

607

Kâinatta, mikro ve makro alemde her şey infak, yardımlaşma ve dayanışma, düsturu üzerine yaratılmıştır. Yeryüzüyle gökyüzü arasında yardımlaşma, güneş ile toprak ve canlıların münasebeti, yağmur ile bitkilerin/ağaçların ve bütün canlıların irtibatı, nebatâtın hayvanların, onların da insanların yardımına koşması; beslenme, yük taşıma vs. gibi pek çok ihtiyacını karşılaması bazı yardımlaşma ve dayanışma örnekleridir. İnsanın kendi vücudunda bütün hücrelerin muhteşem bir ahenk ve uyum içerisinde hareket etmesi ve adeta birbirinin imdadına koşması, ayakların, kolların ve gözlerin vs. hep birlikte tam bir dayanışma halinde çalışması/organizesi, kalbin bedenin en uç noktalarına kadar kan pompalaması vs. kendi iç dünyamızdaki çarpıcı dayanışma örnekleridir. Bunları çoğaltmak pekâla mümkün.

Kâinatta bir “sünnetullah” olarak cari bu kanun sosyal hayatta da yaşandığı ve yaşatıldığı ölçüde insanoğlu hem mutlu olacak hem de huzurun kaynağına dönüşecektir. İnsanlar birlik ve beraberlik içerisinde tek vücud haline gelecek; birbirinin kurdu değil gerçek dostu olacaktır. Yeryüzünde kavga ve savaş değil barış ve huzur hâkim olacaktır. İyi ve kötünün mücadelesinde düşmanlık değil sevgi ve şefkât kazanacaktır. Sevgi ve merhametin zaferi, insanlığın zaferi olacaktır. 

Kâinat kitabı kendisine vazedilen teâvün düsturlarıyla bize yardımlaşma ve dayanışmayı ders verdiği gibi, Kur’ân ve Sünnet de bu istikamette verdiği emirler, getirdiği ilkeler ve koyduğu yasaklarla aynı hakikati ders verir. Yeryüzünde insanca yaşanması ve insanlığın yaşatılması için birlik bereberlik bağlarını güçlendirir; samimi kardeşliği tesis ve devam ettirir. İnancı, ırkı, milliyeti ve mezhebi ne olursa olsun farklı toplum ve toplulukları bir arada huzur ve emniyet ve güven içerisinde kardeşce yaşatır.

Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “Hayır olarak infak ettiklerinizi; ebeveyne, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa (verin). Hayır olarak ne yaparsanız, şüphesiz ki Allah onu bilir.”1

İnfak Ne Demek?

İslâm’da infak, bir kimsenin Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla kendi malından/mülkünden harcama yapması, ihtiyaç sahiplerine gerek nakdî gerekse de aynî yardımda bulunması demektir. Kavram, bütün sadaka çeşitlerini; gönüllü yapılan her çeşit hayrı/yardımı ve farz olan zekât ibadetini ve hatta hediyeleri de içine alan geniş bir terimdir. Ancak infakın bu maddi olanının yanında bir de manevi olanı da vardır. Manevi olarak infak, ihtiyaç sahiplerine yapılan ilmi katkılardan nasihate, ondan yolunu kaybedenlere yol göstermeden misafirlere yapılan izzet u ikrama kadar hatta canlı cansız çevreye karşı gösterilen sevgi, saygı ve selam gibi her çeşit iyiliği/hayrı da kapsar.

Bu anlamda kişiyi Allah’a, insanlara ve çevresine yaklaştıran her çeşit hayrı/harcamayı infak kapsamında düşünmek daha kuşatıcı ve evrenseldir.

Bu makalemizde kainattaki yardımlaşma ve dayanışamanın insandaki tezahürü olan infak üzerinde duracağız.

İnfak, Yoksulun Hakkıdır  

Zekât, sadaka ve diğer infak çeşitleri -ismi ne olursa olsun- zenginlerin mal varlığında fakirin hakkıdır. Farklı ayetlerde üzerinde durulan bu hak, Allah hakkı olarak kabul edilir ve bununla takipçisinin bizatihi Allah olduğu/olacağı gönüllere duyurulur: O halde yakınlarına, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Allah’ın rızasına nail olmak isteyenler için böyle yapmak daha hayırlıdır. Felaha erenler de işte onlardır.2

Ehl-i kitabın da anne-babaya ihsanın/iyiliğin yanında yakınlara ve kimsesizlere de sahip çıkmakla emrolundukları ve bu konuda kendilerinden sağlam söz alındığı ancak onların bunu yerine getirmediği ifade edilir:

“Hani İsrail Oğulları’ndan şöyle söz almıştık: ‘Sadece Allah’a boyun eğeceksiniz; ana-babaya, diğer yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilik yapacaksınız; insanlara güzel sözler söyliyeceksiniz, namazı kılacak, zekâtı vereceksiniz.’ Ama bütün bunlardan sonra, -içinizden pek azınız hariç- sözünüzden caydınız, şimdi de Kur’an’ı inkâr ederek hâlâ yüz çevirip duruyorsunuz.”3 

Bir başka ayette bu hak sahipleri daha geniş olarak sayılır: “Sadece Allah’a kulluk ve ibâdet edin, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi O’na eş/ortak/denk tutmayın! Ana babaya ve diğer yakın akrabaya, yetimlere ve yoksullara, gerek soy gerek mesafe gerekse inanç bakımından- size yakın ve uzak komşulara, birlikte olduğunuz iş, yol veya hayat arkadaşınıza, yolda kalmış kimselere, emriniz altındaki köle, cariye, hizmetçi ve işçilere iyilik edin. Şunu iyi bilin ki Allah, kendini beğenen kibirli insanları sevmez4

Yine Zâriyat sûresinde cennete gidecekleri belirtilen muttakilerin vasıfları anlatılırken üzerlerinde hakları bulunan kimselerin haklarını gözettikleri açıkça belirtilir: Mallarında isteyenlerin ve yoksulların hakkını ayırırlardı.5 buyurulur. Böylece onların Allah’ın farz kıldığı sosyal dayanışma sisteminin gereğini yerine getirdikleri; açıktan ya da üstü kapalı yardım isteyenleri hatta iffetinden hiç sesini çıkarmayan yoksulları da gözettikleri belirtilir.

Aksi taktirde hak sahipleriyle paylaşılmayan varlık insanın başına beladır. Nitekim Kur’ân’ın “kenz fitnesi” olarak uyardığı hususlardan birisi de budur: … Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayan -ferdî ve içtimaî dayanışma ve yardımlaşma istikametinde kullanmayanlar- var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele!6

Allah Resûlü de ilim ile kenzi karşılaştırarak her ikisinin yerli yerinde kulllanılmamasının doğuracağı sorumluluğa dikkat çeker: Muhakkak ki, insanlara anlatılmayan/ulaştırılmayan ilim, hak sahiplerine infak edilmeyen (harcanmayan) hazine gibidir.7

Dolayısıyla nasıl ilmin değeri onunla amel etmek ve onu muhtaç sinelere ulaştırmaktır. Bunu ihmal eden ya da terkedenler sorumlu olur. Öyle de ihtiyaç/hak sahipleriyle paylaşılmayan servet de içinde hem Allah hem de kul hakları bulunduğu için sahibinin omuzlarında vebaldir/yüktür.

Mülk Sahibi Allah’tır

Servetin hakiki sahibi Allah’tır. İnsanoğlu kendisini ona ebedi sahip olacakmış gibi düşünür ve infak etmek istemez. Halbuki Kur’ân bize dünyanın faniliğine dikkat çekmenin yanında hakiki mülk sahibinin de Allah olduğu gerceğini defalarca hatırlatarak infakla ilgili bir soru sorar: “Göklerin ve yerin yegâne vârisi Allah olup, bütün mallarınız zaten O’na ait olduğu halde niçin Allah yolunda harcamıyorsunuz?..”8

Bu bilince sahip bir mü’mine Allah yolunda infak etmek zor gelmeyecek; bu şuur onun mala karşı olan hırsından kurtulmasına rehberlik yapacak ve sırf Allah rızası için gönülden verme ufkuna ulaştıracaktır.

İnfakta Geç Kalma         

Ecel gizlidir, her an gelebilir. Hiç kimse nerede ve ne zaman hangi şekilde öleceğini bilemez. Dolayısıyla madem ecel gizlidir salih amel işlemede acele edilmelidir. İnfakta bulunulacaksa o malın sahibi tarafından yapılmalıdır. Yoksa kişiye ölüm gelip çattığında yapacağı yardımlar çoğu zaman yerine ulaşmayacaktır. Allah Resûlü bu hususta ümmetini şöyle uyarır:

“Ölüm meleği ansızın kapınızı çalmadan ve son pişmanlıkla ‘Ya Rabbi; ne olur bana biraz daha mühlet ver de, Senin yolunda her şeyimi harcayıp iyi bir insan olayım!’ diyeceğiniz an gelip çatmadan önce, size bahşettiğimiz nîmetlerden bir kısmını hemen şimdi Allah yolunda harcayın.9

Ashab-ı kirâm da “Ey Allâh’ın Resûlü! Hangi sadakanın sevâbı daha büyüktür?” diye sorar. Peygamber Efendimiz “Güçlü-kuvvetli, sıhhatin yerindeyken, cimriliğin üzerindeyken, fakir düşmekten endişe etmekteyken ve daha çok zengin olmayı düşlerken verdiğin sadakanın sevâbı daha büyüktür…” buyurur. Ardından da Allah ya da kul hakkını eda etmede geç kalmamak ya da bu imkânı bütün bütün kaçırmamak için ümmetini ikazda bulunur: “… Bu işi can boğaza gelip de; ‘Falana şu kadar, filana bu kadar.’ demeye bırakma! Zaten o mal, artık vârislerden şunun veya bunun olmuştur.”10 buyurur. Böylece O, sıkıntılı anlarda verilen sadakanın, rahat ve bolluk zamanlarında, gelecek endişesi yokken verilenden daha kıymetli olduğunu ifâde etmenin yanında infak vaktni kaçırmama uyarısı da yapar.

Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü infakta ve hayır işlerinde acele eder onu geciktirmezdi. Onun bu konudaki hassasiyetinin bir örneğini Ukbe İbn-i Hâris şöyle anlatır: “Bir keresinde, Medîne’de Rasûlüllah’ın arkasında ikindi namazı kıldık. Allah Resûlü selam verince hiç alışkın olmadığımız bir şekilde hızlıca kalktı ve safları yararak odasına geçti. Onun bu telaşından hepimiz endişe ettik. Peygamberimiz kısa bir müddet sonra döndü. Bizim meraklandığımızı anladı ve ‘Odamda biraz altın olduğunu hatırladım da beni hayırda acele etmekten alıkoymasını istemedim ve derhal dağıtılmasını emrettim’ buyurarak açıklama yaptı.”11

İnfak Etmekten Çekinme!

İnsan, tabiatı itibarıyla mal biriktirme onu koruma ve arttırma adına infaktan korkar ya da çekinir. İnsnanın bu duygularını terbiye adına Efendimiz zaman zaman farklı ölçüler vermiştir: Allah Resûlü, Hz. Esma Binti Ebu Bekir’e “İnfâk et, bol bol ver, malını sayıp durma! Böyle yaparsan Allah da sana karşı nîmetini sayıp esirger. Paranı çömlekte saklama, Allâh da senden saklar.12 

Çoğu zaman insan eksileceğinden korkar ve Allah ya da kul haklarını yerine getirmekten sakınır. Halbuki infak malı/ticareti/ömrü bereketlendirir. Bu hususta infak ahlakı ve cömertliğiyle tanınan Kays İbn-i Sel’ kendi dinî tecrübesini şöyle aktarır: “Kardeşlerim, bol bol dağıttığım için malımı saçıp savurduğumu iddia ederek beni Allah Resûlü’ne şikâyet ettiler. Ben de ‘Ey Allah’ın Resûlü! Hurmalardan payıma düşeni alıyor, Allah yolunda ve etrafımda bulunan muhtaç kimselere infâk ediyorum.’ dedim. Efendimiz eliyle göğsüme vurdu ve üç kez: İnfâk et ki Allah da sana infâk etsin! buyurdu. Bu hâdiseden sonra, ne zaman Allah yolunda bir sefere katılmak üzere yola çıksam, diğerleri yaya giderken benim hem bineğim olurdu hem de onların en varlıklısı olurdum.”13

Bunun içindir ki Allah Resûlü, kendisinden ne istenirse onu mutlaka verirdi. Bir keresinde yanına gelen birisine iki dağ arasını dolduran bir koyun sürüsü vermişti. Adam kabîlesine dönünce, “Ey milletim! (Koşun,) Müslüman olun! Çünkü Muhammed, fakirlik ve ihtiyaç korkusu duymadan çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunuyor.” dedi.

Kimileri, sırf dünyâlık elde etmek için Müslüman olurlardı. Fakat çok geçmeden Müslümanlık onların gözünde, dünyâdan ve üzerindeki her şeyden daha değerli bir hâle gelirdi.”14

Medîneli yeni Müslüman olan ihtiyaç sahibi kimselerden bazıları Peygamber Efendimiz’e gelip bir şeyler istediler, O da verdi. Sonra yine istediler. Efendimiz de elindekiler tükeninceye kadar verdi. Artık verebileceği bir şey kalmayınca şöyle hitâb etti: “Yanımda bir şey olsaydı, sizden esirgemez, onu da verirdim. Kim dilenmekten çekinir ve iffetli davranırsa, Allâh onun iffetini artırır. Kim tok gözlü olmak isterse, Allâh onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır. Kim de sabretmeye gayret ederse, Allâh ona sabır verir. Hiçbir kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lütufta bulunulmamıştır.”15

İyiliğe Asıl Muhtaç Olan, Onu Yapandır

İnsan, bir hayır bir iyilik yaparken çoğu zaman “Falan kimse muhtaç! Ben ona iyilik yapıyorum!” diye düşünür. Halbuki hayır ya da iyilik yapmaya ondan daha muhtaç olan asıl kişi, maddi-manevî imkana sahip kılınan kimsedir. Onun için Kur’ân’ın hayır ya da iyilik yapmakla ilgili getirdiği temel ölçülerden birisi de “hayır yapmaya muhtaç olan asıl kişinin onu yapan kimse olduğu ilkesidir: “… Hayır olarak yaptığınız her harcama öncelikle kendiniz içindir…”16 Bu ayet açıkça hayrın öncelikle ilk ve en büyük faydasının insanın kendisine olduğunu belirtir.

Yaptığı/yapacağı yardımlara Kur’an’ın verdiği bu ölçüyle bakan bir mümin, muhtaçları daha da çok düşünür ve yardıma doymaz. Bu açıdan hayır yapan bir kimse, muhtaçları gördüğünde asla “Bana ne! Niçin iyilik/hayır yapayım ki?” diye düşünmez. Bilakis “Bu muhtaç kimseyi benim karşıma çıkararak bana hayır yapma fırsatı veren Rabbim’e hamdolsun.” der ve o fırsatı kaçırmaz; kendine iyilik yapar. Kaldı ki iyilik ve yardımda bulunacak kişinin bunu zamanında yapması gerekir. Zira yiyeceğe, giyeceğe ya da tedaviye muhtaç bir kimse o gün ihtiyacını gideremediği ya da tedavisini olamadığı için yarına çıkamayabilir. Bu açıdan gecikmiş adalet, adalet olmadığı gibi, gecikmiş bir yardım da gerçek yardım değildir.

Yardım Sadece Allah İçin Yapılmalı

İslâm’da muhtaçlara yardım sadece Allah rızası gözetilerek yapılır. Zira yardımlaşma bir ibadet çeşididir. İslam’da ister malî ister bedenî ibadetler olsun hepsi sırf Allah rızası gözetilerek yapılır. Allah rızası gözetilmeden yapılan yardımlarda kendini ya da ait olduğu grubun reklamını öncelemek, riyâdır, gösteriştir. Böyle bir yaklaşım yardımı çıkar düşüncesine bağlı ya da nemalanmak için yapmaktır ki bu zahiren yardım gibi gözükse de Hak katında salih ve makbul amel değil, batıldır. Onun için Kur’ân yardımlaşma ile ilgili özel olarak şu ilkeyi verir:

“…Siz Allah rızasını aramaktan başka bir gaye ile infak etmezsiniz…”17

Nitekim infakları maddî-manevi menfaate değil Allah rızasına bağlayanların ve içlerindeki imana dayalı hareket edenlerin durumunu Kur’an şöyle  misallendirir:  “Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve yüreklerindeki imanı/teslimiyeti pekiştirmek için, (yani kalplerindeki imanı kökleştirmek ve ruhlarını eğitip iyiliklere alıştırmak için) mallarını harcayanların durumu, yaylalık bir tepe üzerindeki verimli bir bahçeye tohum eken bir çiftçinin durumuna benzer ki, oraya kuvvetli bir yağmur yağınca, normal bahçelerin en az iki katı ürün verir. Hattâ orası çok yağmur almasa bile, yüksekliğinden dolayı ince bir yağmur, ya da çiy gibi hafif bir çisenti düşer, yine de ürününü verir. (Öyleyse, az çok demeyin, malınızı Allah yolunda harcayın), çünkü Allah, yaptığınız her şeyi görmektedir.”18 Başkalarının görmesi ya da bilmesi/bilmemesi, takdir edip etmemesi önemli değildir. Allah’ın takdir ettiğini kullar bilse takdir etse ne, etmese ne?

Bu şuurla yardım yapan bir mümin karşılığında küçük ya da büyük hiçbir beklentiye girmez ve Kur’ân’ın ifadesiyle muhatabına şöyle seslenir: “Biz size, sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz.”19 “O, verdiğini kendisine yapılan bir iyiliğin karşılığı olarak vermez. Verdiğinden ötürü hiç kimseden mükâfat da beklemez. Sadece ve sadece yüce Rabbini razı etmek ister.”20

Gönülden İnfak Et!

Yardım yapmanın ve yapılan yardımların Allah katında kabul şartlarından birisi de onu istekli ve gönülden yerine getirmektir. Aksi takdirde bu ameller kabul edilmez: “Bu yardımlarının/infaklarının kabul edilmemesinin tek sebebi şudur: Çünkü onlar Allah’a ve Resulüne karşı inkâr ve nankörlük içindedirler. Namaza ancak üşene üşene gelirler. Yardımda bulunurken de istemeye istemeye, gönülsüz verirler.”21

Gerçek manada inanmayanlara ya da imanında samimi olmayanlara infak ağır bir yük gibi gelir. Kolay kolay Allah’ın emirlerini yerine getiremez, onun yolunda yardım yapamazlar. Şahsî keyifleri için israf derecesinde harcama yapsalar da Allah için vereceklerini boşa giden bir harcama gibi görür veremezler. Çevre ve arkadaş baskısından dolayı vermek zorunda kalırlarsa da canları çekiliyormuş gibi çok zor verirler.  Bunu da Allah için değil, menfaatlendikleri çevreyle ilişkilerini iyi tutmak ve onları aldatmak için yaparlar. Onlar değil karşılıksız yardım yapmak, maddi fayda devşiremeyecekleri hiç bir iyiliği yapmaya da yanaşmazlar.

Dipnot:

  1. Bakara 2/215
  2. Rûm, 30/38
  3. Bakara, 2/83
  4. Nisa, 4/36
  5. Zâriyât, 51/19
  6. Tevbe, 9/34
  7. Dârimî, Mukaddime 46
  8. Hadîd, 57/10
  9. Münafikûn, 63/10
  10. Müslim, Zekât 92
  11. Buhârî, Ezân 158 (751)
  12. Buhârî, Zekât 21 (1433); Müslim, Zekât 29/88 (1029)
  13. Heysemî, III/128
  14. Müslim, Fedâil 14/57, 58 (2312)
  15. Buhârî, Zekât 50 (1469); Müslim, Zekât 43/124 (1053)
  16. Bakara, 2/272
  17. Bakara, 2/272
  18. Bakara, 2/265
  19. İnsan, 76/9
  20. Leyl, 92/19, 20
  21. Tevbe, 9/54
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.