Nebevî Eğitimin İlkeleri: “CEZALANDIRMA” (2)

760

Nebevi Eğitimde Ceza

Talim ve terbiyede ceza, çocuklarda ya da gençlerde istenmeyen olumsuz bir davranış görüldüğünde o davranışı değiştirip yerine olumlu/iyi davranışı yerleştirmek için uygulanan yaptırımları içerir. Her ne kadar ceza denildiğinde akla dövme/dayak atma gelse de eğitimde cezalandırmanın da bir değeri olduğunu belirten bütün ekoller, ittifakla böyle bir uygulamayı doğru bulmazlar. Bu açıdan Nebevî eğitimde ceza yöntemini dört başlık altında incelemek konunun daha iyi anlaşılması için isabetli olacaktır.

1-Fiziksel Ceza

Çocuklarda/gençlerde zihin, vicdan ve ahlâk gelişimini olumsuz bir şekilde etkileyen fizikî ceza uygulamaları maalesef bazı toplumlarda/aile ve okullarda hala yaygındır. Zihin, his, vicdan ve ahlâkî gelişimdeki eksiklik ya da zayıflık ise iradenin zayıflığını beraberinde getirecektir. İradeleri zayıflatılmış, fiziksel cezalarla duyguları hasara uğratılmış, büyükleriyle/rehberleriyle ilişkileri yıpratılmış; saygın eğitim ortamı/zemini elinden alınmış kimseler ise iç denetimlerini kuramayacak ve iyi/güzel davranışları benliklerine mal edemeyeceklerdir.

Fiziksel cezalarla zihni ve duyguları ezilmiş çocuklar/gençler, zamanla ebeveyn ve muallimlerine olan sevgi, saygı ve güveni kaybedecekleri gibi kendilerine göstermeleri gereken saygı ve özgüveni de kaybedeceklerdir.

Allah Resûlü, “Üç gruptan kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, buluğa erinceye kadar çocuktan ve akıllanıncaya kadar akıl hastasından.”1 buyurur. Dolayısıyla buluğa ereceği ana kadar çocukların talim-terbiyelerinde fiilî ceza-i müeyyide uygulamak doğru ve isabetli değildir.

İslâm, onları mükellef tutarken bile en isabetli yaşlarını/mümeyyiz olmalarını şart koşarken, ebeveyn ve muallimlere/rehberlere de küçük yaşta fiziki cezalar vermenin isabetli olmayacağına bilakis onlara merhametle yaklaşmaları gerektiğine de işaret eder.

Bu konuda “Çocuklarınıza yedi yaşındayken namazı emredin. On yaşına ya da on üç yaşına geldiklerinde hala kılmıyorlarsa onları hafifçe dövün/uyarın.”2 sözü hadis olarak rivayet edilir ve hemen delil olarak getirilir. Halbuki bu yaklaşım Allah Resûlü’nün sahih beyanı, uygulamaları ve İslâm’ın buluğ çağına kadar çocukların cezaî ehliyetlerinin olmadığı gerçeğiyle açıkça çelişir. Dolayısıyla bu zayıf rivayet böyle önemli bir meselede delil olarak kullanılamaz.

İkinci olarak, yanlış söz ve davranışları karşısında fiziksel cezaya/dayağa maruz kalan çocuk/genç, daha çok hatalı söz ve davranışlarını değiştirmeyi değil öfkeyi ve şiddeti öğrenir. Sonuçta “Artık uslanmalı ve yanlıştan vazgeçmeli, doğruları yaşamalıyım!” hükmüne değil, “Ben intikam almasını bilirim!” yargısına varır ve ilk fırsatta ebeveyninden/evden, eğiticilerinden/rehberlerinden/okuldan, üstelik onları suçlayarak kaçar. Bu kötü rol modeller sayesinde çocuklar/gençler de şiddete daha meyyal yetişir ve kendi hayatlarında meselelerini daima bu yöntemle çözmeye kalkışır.

Nitekim Allah Resûlü’nün talim ve terbiye sisteminde fiziksel cezanın/dayağın asla yer almadığını Hz. Aişe validemiz şöyle özetler: “Allah Resûlü, cihad haricinde hiçbir zaman eliyle bir şeye vurmamış ya da hizmetçisini/talebesini ya da bir hanımını dövmemiştir…”3 Şayet böyle bir yöntem muhataplara değer kazandırmada faydalı olsaydı bunu ilk uygulayan Peygamber Efendimiz olurdu. Bunun yerine ashabın uygulamalarında bulduğumuz gibi muhatabın hafifçe kulağını tutup ikaz etmek daha olumlu ve kalıcı tesirler bırakabilir.

Sahabe-i kiramdan Abdullah İbn-i Büsr el-Mâzinî anlatıyor: “Annem bana bir tabak üzüm vermiş ve bunları Resûlüllah’a götürmemi istemişti. Yolda giderken canım çekmiş ondan biraz da yemiştim. Geri döndüğümde annem bana ne yaptığımı sorunca kendisine bir miktarını yediğimi geri kalanını götürüp takdim ettiğimi anlatmıştım. Bunun üzerine o da kulağımın ucundan tutmuş ve beni, Ey Ğuder! Nasıl böyle bir şey yaparsın diye uyarmıştı.”4

Çoğu zaman bu kadarlık bir uyarı çocuklara/gençlere yeterli gelebilir; yaptıkları hatanın bir daha tekrar etmesinin önüne geçebilir. Onlarda olumlu davranışın kalıcı bir şekilde yerleşmesine vesile olabilir.

2-Sözlü Ceza

Sözlü cezalar farklı şekillerde kendini gösterir. Bunlar arasında “Şöyle şöyle yaparsan seni Kur’ân çarpar, cinler ya da şeytanlar çarpar. Şunları yaparsan cehennemde şöyle yanarsın!” gibi ifadeler, korkutma türüne girer. Çoğu zaman bu konuda pek çok hikâye ve menkıbelerden de istifade edilir. Anlatılanlardan korkan çocuk ya da gençler belki istenilen davranışları yerine getirirler fakat bunu sevdikleri ve istedikleri için yapmazlar. Başlarına bir kötülük gelmesinden ya da çarpılmaktan korktukları için yaparlar. Bu korku geçtiğinde ya da bunların efsane olduğunu düşünmeye başladığı andan itibaren ise iyi/güzel davranışı terk ederler.

Dolayısıyla bu tür sözel ceza, uzun vadede faydalı olmadığı gibi zararlı da olur. Bu tür korkutucu masal ve hikayeler, çocukların/gençlerin Allah, Kur’ân ve din ile sağlıklı bir irtibat kurmasını zedeler; İslâm’dan soğutur, özgüven gelişimine olumsuz etki eder ve onları korkak, kendi içine kapalı, çekimser hale getirir. Allah Resûlü’nün Kur’ân ile çocukları/gençleri korkutarak böyle bir yöntemle eğittiğine dair bir uygulamasını bilmiyoruz.

Sözel ceza olarak muhatabı küçümseme ve alay etme ise onun şahsiyetine karşı yapılmış açık bir saldırıdır. Allah Resûlü, hakareti, insanın insan şahsiyetini/benliğini çiğnemesini; ona zarar vermesini yasaklar ve bunu büyük günahlar arasında sayar.5 Zira böyle bir davranışın ya da sözün eğitim değeri yoktur.

Küçümsenen çocukların/gençlerin ruhî şahsiyetleri yücelmez bilakis körelir; ahlâkları/takvaları gelişmez bilakis geriler. Onlar bu kötü rol model sayesinde hakareti, muhataplarını aşağılayıp susturarak problemlerini çözmeyi öğrenirler. Miras aldıkları bu kötü davranışı çocuklarına karşı uygular ve onlara da miras bırakırlar. Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü hayırlı muallim ve rehberleri tarif ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur:

“Öğretiniz, bağırıp çağırmayınız! Muhataplarınızı tehdit edip korkutmayınız! Sözlü şiddette bulunarak duygularını yaralamayınız! Onları, ayıplamayın, kınamayın ve alay etmeyiniz! Gerekli ve yeterli sevgi, ilgi ve şefkatten de mahrum bırakmayınız! Zira gerçek muallim, muanniften yani böyle davrananlardan daha hayırlıdır.”6

Allah Resûlünü (sallallahu aleyhi vesellem), Rabbi terbiye ettiği için O’nu en güzel ahlak ve davranış şekilleriyle donatmıştı. Bundan dolayı O, talim ve terbiye sisteminde kötü sözlere yer vermiyor, muhataplarının kalplerini kırmadan duygularını incitmeden onlara söz ve davranış güzelliği kazandırmaya çalışıyordu. Yetiştirdiği örnek sahabilerinden Abdullah İbn Amr ibnu’l-Âs, O’nun bu yönünü şöyle ifade eder: “Allah Resûlü kötü sözlü birisi değildi. Hatta kötü söz söylemeye kalkışsa bile temiz tabiatı onu yapmasına müsaade etmezdi. O bize daima ‘Sizin en hayırlınız ahlakı/davranışları en güzel olanınızdır’ buyururdu.”7

Zira O, kendisini daima sözlerin en güzelini söylemeye alıştırmış, kötü söz ve davranışlarla karşılaşsa bile Rabbinin “Cahillerden yüz çevir.”8 yani ‘onlar gibi davranma’ emrine imtisal etmişti. Dolayısıyla O, bu emirle hallenmiş ve sefihlerin ve haddini bilmezlerin kem sözleri karşısında bile üslûbunu bozmamış; hep kendine yaraşır şekilde hareket etmiştir.

Yine sözel ceza olarak çok yaygın kullanılan bağırma ve hatta beddua etme gibi yöntemler ise çocuklarda/gençlerde müspet anlamda bir davranış değişikliğine vesile olmaz. (Bu konuda daha geniş bilgi için nebevî eğitim ilkelerinden olarak kaleme aldığımız ‘Bağırma!” adlı makalemize sitemizden ulaşabilirsiniz.) Muvakkaten istenilen davranışı yerine getirseler bile bunu tabiatlarına mal etmezler hatta hem kendilerine bağırandan hem de bağırılmasına neden olan davranıştan nefret ederler.

Mesela namazla ilgili sorumluluğunu yerine getirmediği için bağırılan ya da aşağılanan bir genç hem kendisine bağırandan hem de namazdan soğur. Beddua etmek ise bundan daha olumsuz sonuçlar doğuracağı için Allah Resûlü bunu tamamen yasaklar: “Kendinize beddua etmeyiniz. Çocuklarınıza ve mallarınıza da beddua etmeyiniz. Zira duaların kabul edildiği bir vakte denk gelirde Allah bedduanızı kabul ediverir.”9

3-Sevgiden Yoksun Bırakma ve Azarlama

Cezalandırma yöntemlerinde kullanılan bir vesile de muhatapla ilişkiyi kesme, ona karşı tavır alma ve sevgiden mahrum bırakmadır. Bu yöntem de fiziksel ceza kadar ağır ve komplikasyonları olan bir tekniktir. Fizikî ceza bedeni acıtırken sevgiden mahrumiyet çocuğun/gencin ruhuna ıstırap verecektir. Bu cezada doz ve denge ayarlanamazsa, süre uzatılırsa muhatabın içinde öfke birikmesi de olacaktır.

Sevgisizlik ve ilgisizlik onu ebeveyn ve öğretmenlerinden koparacak yalnızlaştıracak, içine kapanmasına ya da evde ve okulda bulamadığı sevgiyi arkadaşlarında/çevresindekilerde bulmaya çalışacaktır. Yine çocuk bu süreçte yaşadıklarıyla yeteri kadar cezasını çektiğini düşünecek ve kendisinden beklenilen davranışla bütünleşmeyecek ve hayatında kendisine gerekli iç disiplini kuramayacaktır. Bu durumda ebeveyn ve eğitimcilerinin sevgisinin karşılıksız olmadığını düşünen çocuklar/gençler güven bunalımı da yaşayacaklardır.

Allah Resûlü’nün eğitim sisteminde fiziksel ceza olmadığı gibi tehdit etme, azarlama, kınama ya da sevgiden mahrum bırakma da yoktur.

On yıl Efendimiz’e hem talebelik yapan hem de hizmetini gören Hz. Enes İbn Mâlik O’nun eğitim anlayışı ve uygulaması hakkında şu bilgileri verir: “Resûlüllah’a on yıl hizmet ettim, bir kerecik olsun bana canı sıkılıp ‘öf’ bile demedi. Yaptığım bir şeyden dolayı da “Niye böyle yaptın?” diye bana çıkışmadı/azarlamadı. Yapmadığım bir şey sebebiyle “Niçin böyle yapmadın?” deyip kınamadı da.”10

Yine Hz. Enes’in anlattığı şu hatıra da çocukların eksik ve yanlış davranışları karşısında Allah Resûlü’nün sözel cezayı değil muhataplarına hilm ile yaklaşımını ortaya koyan önemli bir örnektir:

“Resûlüllah bir gün beni bir yere göndermek istedi. Ben ‘Vallahi gitmem!’ dedim. Halbuki içimden gitmeyi düşünüyordum. Çünkü beni gönderen Allah Resûlü’ydü. Fakat nedense öyle söyledim. Zaten hemen kalktım ve dediği yere gitmek için yola da çıktım. Ancak sokakta oynayan çocukları görünce bir müddet onlara takıldım. Derken ne kadar vakit geçmişti bilmiyorum, Allah Resûlü arkamdan gelerek beni ensemden tuttu ve gülümseyerek, ‘Enescik! Seni gönderdiğim yere gittin mi?’ diye sordu. Ben de ‘Şimdi hemen gidiyorum.’ dedim.”11

Örnekte de görüldüğü üzere Allah Resûlü, Hz. Enes, “Gitmek istemiyorum!” deyip adeta emre muhalefet edince Peygamber Efendimiz, kendisine bağırmıyor, onu azarlamıyor bilakis vazifesini söylüyor. İkinci olarak geciktiğinde, çocuklarla oyuna daldığını görüp onu ensesinden yakalayınca dövmüyor ve yine kınamıyor. Sadece “Gönderdiğim yere gittin mi?” diye soruyor. O da “Şimdi gidiyorum!” deyince, tamam diyor ve onu yola koyuyor. Bağırma yok, kınama yok, kızma ya da dayak da yok. Mülâyemetle sorumluluğunu hatırlatma var. Dediklerimi yapmadı diye uzun süre sevgiden mahrum etme de yok.

Aksi taktirde çocuklara/gençlere yeterli sevginin verilmemesi durumunda, onlarda özgüven ve kendilerini değerli hissetme duygusu tam gelişemez.

Ebeveyn ve muallim sevgisinden mahrum bırakılan çocukların ya da gençlerin maddi ihtiyaçları giderilse bile sevgi, şefkat ve ilgi ihtiyaçları tam giderilemediği için psikolojik sıkıntı yaşar tutarlı davranışlar gösteremezler.

Bunun tabi sonucu olarak sevilmediğini düşünen ya da hisseden çocuklar mutsuz, ezik ve hayata küskün hale gelirler. Şahsiyetlerini geliştiremediklerinden ötürü bulundukları ortamlara adapte olma zorluğu çeker; kabiliyetlerini kullanma cesaretini ortaya koyamazlar. Çoğu zaman başarılı olacaklarına dair inançları ya yoktur varsa da zayıftır. İçinde büyüdükleri baskı ve sevgisizlik ortamı doğuştan kendilerine verilen kabiliyetlerini çoktan öldürmüştür.

Çocukların/gençlerin eğitimine çok önem ve değer veren Efendimiz, kendisine on yıl hizmet eden/talebelik yapan Hz. Enes’i bir defa olsun kınamamış ve başkalarının da onu hizmetindeki/derslerindeki bir eksikliğinden ya da yaptığı bir yanlıştan dolayı kınamasına asla müsaade etmemiştir.

Bu durumu bize nakleden Hz. Enes ibn-i Malik, şöyle der: “…Ehlinden bazıları beni ayıplamaya, kınamaya ya da suçlamaya kalkışsa ‘Onu bırakın.’ buyururdu…”12

Allah Resûlü bu ikazıyla çocuk eğitim ve gelişiminde kınama/azarlama yoluyla cezalandırmanın olumlu bir katkısı olmadığını ders verir. Zira bu ceza türleri çocukların sadece aşk u şevkini değil cesaretini ve özgüvenini de kırar. Halbuki onların hem duygularının hem de davranışlarının gelişebilmesi, azarlama, suçlama, korkutma vb. gibi hiçbir baskının olmadığı hür bir ortamda, yapmak istediklerini denemelerine/tecrübe etmelerine bağlıdır.

Anne, baba ya da eğitimciye düşen asıl misyon ise onlar için iş zorlaştığında, rehberlik yapmak ve destek olmak için devreye girmektir. Aksi takdirde “Onun iyiliği için yakın takip ediyor gerektiğinde azarlıyor ve kınıyorum.” gibi, sözde iyi niyetlerle bile yapılmış olsa aşırı kontrol ve suçlama onların kabiliyetlerini köreltir, ruh dünyalarında büyük yaralar açabilir.

Aynı zamanda böyle bir muamele çocuklarda/gençlerde hem kendine hem de anne/baba ya da rehbere karşı güven eksikliğinin oluşmasına sebebiyet verir. Bunun yanında sürekli azarlanan ya da bağırılan çocukta nefret duygusu da oluşur ve gelişir. Bu sebeple psikolojisi bozulan çocuklar ürkekleşir ve her atacakları adımda tedirginlik yaşar ve normal davranışlar sergileyemez hale gelirler.

Sonuç

– Fiziksel cezalar beklenilenin tam aksine çocuklarda zihnî, hissî ve ahlakî gelişime olumsuz tesir eder; onları şiddete meyilli hale getirir. İç denetim mekanizmalarını geliştirmelerine faydalı olacağı düşünülürken tam tersine çocukların/gençlerin içinde kin ve nefret duyguları oluşturabilir; istifade edecekleri aile ve okul ortamından uzaklaştırabilir, ebeveyn ve muallimlerinden/rehberlerinden bir ömür koparabilir.

-Yanlışından dolayı ya da sorumluluklarının bir kısmını yerine getirmediği için dövülen çocuklar/gençler, yaptıklarının karşılığını ödedikleri hissine kapılarak aynı davranışlarını sürdürebilirler. Bu da dayakla ceza yönteminin çoğu zaman geri tepeceğini gösteren önemli bir husustur.

-Dayak, çocuğun şahsiyetini ve ahlakını geliştirmez bilakis onu ezer, cesaretini kırar, ailesine/muallim ve rehberlerine duyması gerekli sevgi, saygı ve güveni yıkar, kendine olan özgüveni de kaybettirir.

-Fiziksel cezaya maruz kalan çocuklar ya da gençler, çoğu zaman kendini/yanlışını tashih etme yoluna girmez. Bunun yerine kendilerinin haklı, ebeveyn ya da muallimlerinin/rehberlerinin ise haksız olduğunu; aslında zulme uğradıklarını düşünür ve içlerinde onlara karşı, öfke duyar ve intikam duygularını büyütürler. Zira suçlu kendileri değil onları dövenlerdir.

-Talim ve terbiyede ceza verme taraftarı olan bazı otoritelerin uygun gördüğü “sevgiden mahrum etme” cezası da dayak kadar ağır ve tehlikeli bir yöntemdir. Bu durumda bedenen olmasa da ruhen acı çektirilen çocuklar/gençler, sevgi ve ilginin halis değil karşılıklı olduğunu düşünür.

Gerçek manada sevilmediklerini; büyüklerinin istedikleri gibi davranırlarsa ancak sevilip ilgilenileceklerini düşünecekleri için gerçekten o davranışı benimsedikleri için yapmaz, sevgi devşirebilmek için yaparlar. Bu durum, karşılıklı sevgiye bedel, suni davranışları ortaya çıkarır, muhataplar sevgi, saygı ve samimiyeti öğreneceğine aldatmayı öğrenen iki yüzlü tiplere dönüşürler.

Ayrıca sevginin, ebeveynin ya da muallimlerinin beklentilerini gerçekleştirmeye bağlı olduğunu düşünen çocuklar/gençler, onlarla sağlık bir iletişim kuramayacağı gibi güven bunalımı da yaşarlar.

-Fiziksel şiddetle yetiştirilmeye çalışılan çocuklar/gençler, ergenlik çağına geldiklerinde ya da ebeveyne ya da muallimlerine/rehberlerine karşılık verebilecek güce ulaştıklarında onları dövmek mümkün olmaz. Uğradıkları fiziksel cezalardan dolayı yuvaya/okula aidiyet hissi geliştirememiş bu çocuklar/gençler çoğu zaman evden ve okuldan kaçarlar. Burada apaçık görülen husus cezanın ya da ceza korkusunun iyi davranışın benimsenmesine, iç denetimin içselleştirilmesine katkıda bulunmadığı gerçeğidir.

-Fiziksel cezaya çarptırılarak terbiye edilmeye çalışılan çocuklar/gençler ergenlik döneminden sonra ellerine geçirdikleri güç ve imkanları iyi davranışlara dönüştürmeyi düşünüp planlayacaklarına güç savaşlarına hazırlık yapabilir, intikam duyguları ve düşmanlıkla hareket edebilirler.

-Son olarak şunu da belirtelim ki yan tesiri olmayan ceza yok gibidir. Gerek fiziksel cezalar gerek tenkit, kınama, azarlama, tehdit etme gibi sözel cezalar ve gerekse sevgiden mahrum etme gibi cezaların hepsi de çocukların/gençlerin şahsiyetinin oluşmasına ve şekillenmesine olumsuz tesir eder. Cezaların istenilen iyi/güzel davranışın kazanılmasına ya da tasvip edilmeyen davranışın tekrarlanmamasına etkisi çok sınırlı ve geçicidir. Götürüsü, getirisinden daha fazladır.

Dolayısıyla çocukların/gençlerin talim ve terbiyesinde baskı ve cezalandırma yerine sevgiye, şefkate ve saygıya dayalı, onların zihnî, hissi ve ahlâkî gelişimlerini destekleyen bir eğitim metodoloji takip etmek daha isabetlidir. İstenmeyen davranışlar karşısında ise muhatabı lütufla uyarmak ve zamana yayarak ıslahına çalışmak cezalandırmadan daha hızlı ve kesin sonuç alınacak bir yöntemdir. Unutulmamalıdır ki eğitim sabır gerektirdiği gibi süreç de ister.

Onun için çocukların/gençlerin talim ve terbiyesinde cezalandırma tekniği hikmetle uyarma şeklinde uygulanmalıdır. Bu yöntemle alınacak olumlu sonuçları farklı cezalar vererek almak/görmek adeta mümkün değildir. Gelecek makalemizde de bu konuyu detaylı olarak ele alıp inceleyeceğiz.

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Ebû Dâvud, Hudûd 16 (4398); Nesâî, Talak 21 (3432)
  2. Hadis olarak nakledilen bu söz temel hadis kaynaklarında geçmemektedir. Ahmet İbn Hanbel’in Müsned’inde (106), Taberanî’nin Mu’cemu’l-Evsat’ında (4129) ve Darekutnî’de (1/231) geçen bu rivayetin ravileri arasında bulunan Davud İbn Muhabber, zayıf ve metruk bir ravidir. Bu sebepten dolayı hadisiyle amel edilemez. Yine de bu sözü hadis olarak kabul eden bazı hadis şarihleri, “Metinde geçen (d-r-b) fiilinden maksat dayak atmak değil muhatabı biraz sert bir şekilde uyarmaktır.” der. Metinde bulunan on yaş ifadesinden de buluğa ermiş, mümeyyiz çağa gelmiş gençler kastedildiğini belirtirler. Bkz. İbn Reslân, Şerhu Sünen-i Ebi Dâvud, 3/363
  3. Müslim, Fedâil 20/79 (2328)
  4. Heysemî, Zevâid, 4/150
  5. Bkz. Müslim, Birr 10/32 (2564); Tirmizî, Birr 18 (1927); Ebû Davud, Edeb 40 (4882)
  6. Tayâlisî, Müsned (2659)
  7. Buhârî, Menâkıb 23 (3559); Müslim, Fedâil 16/68 (2321)
  8. A’râf, 7/199
  9. Müslim, Zühd 19/74 (3009)
  10. Buhârî, Edeb 39 (6038); Müslim, Fedâil 13/51 (2309)
  11. Müslim, Fedâil 13/54 (2310)
  12. Bkz. Müsned, 12938, 13418
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.